Elleri kanlı bir gözyaşı avuçlarıma dökülen. Umursamaz sabahlarda kana buladığım hayat, yorgansız uyuduğum gece ve tesadüflerin gölgesinde gebe kaldığım sabah(lar)! Boşluklarımda kıvranan ağrı! Korkunun kıvranan karalığı. Ölüm kör kuyularımdan öte derin yalnızlık hissiyatı Doğan bütün bebeklerim ölü! Kanlı gebeliklerin doğmayan çocukları Yüzleri yok Gözlerinde karartı!
Gördüğüm bütün düşler acı! Bildiğim bütün dokunuşlar yaralı! Öptüğüm bütün dudaklar kanlı! Bıraktığım bütün izler korkulu! Özlediğim bütün adamlar, Seviştiğim bütün vücutlar, Dokunduğum bütün tenler, Korkulu!
İsmi yok! Şekli yok! Baktığım, gördüğüm hiçbir şeyin bir benzeri yok! Bölük pörçük cümleleri(mi)n anlamsızlığı yok! Derin solukların bedenime faydası yok! Bu anlamsız rüyanın biteceği yok!
…
garip bir durum içinde yaşattığın ve hissettiğin aynı istek ile istiyor aynı özlem ile özlüyorsun... içini gıdıklıyor insanın göz ucuyla geçmişini izliyorsun... bacak arası yangınlarının soysuz piçi oluyor "beklenilen!" ne bir şekli oluyor bu isteğin ne de bir sonu! Olsun istiyorsun, Düşünmüyor sadece yaşansın istiyorsun! Kör bir kuyu gibi ten'e kazımak istiyorsun kokunu hiç ayrılmayacağın bir limanmış gibi sarıyorsun bacaklarınla ve öfkelere kusuyorsun ve doyumsuz insanı ruhlardan yalancı oyuncaklar yaratıyorsun... adını koymaya cesaret edemediğin yeni yetme duygular barındırıyorsun… hissetmenin olası olduğu bütün korkuları şekli olmayan, sabitlenmeyen, soyut bir kabın içine doldurup bir rafa kaldırıyorsun... son kullanma tarihinin geçmemesi dileği ile sil baştan yeniliyorsun... bütün fiziksel ve duygusal yalnızlılarını içinde ki dolmayan boşluklarını büyütüyorsun ... .. .
Hücrelenmiş yalnızlıkların Zindan karası gecelerinden, Bir ömrün avuntusuz zamanlarından geçip geldim! Şimdi bu yerde, Durduğun, Nefesinin kesildiği o yerde dokundum sana ve bana… Dillenmiş zaman yalnızlıklarımıza… Hissettiğin, Hissetmekten korktuğun her şeyi, Hatırlamakta zorlandığın ki hatırlamak için hiç çaba sarf etmediğin, Unutmayı düşündüğün, Ama unutmayı hiç bir zaman başaramadığın bu yerde duruyorum… Gözlerinin tam içinde, bana ait kalmış o yerde duruyorum! Sakladığın, Saklandığın, Kendine anlattığın yalandan masalların inancının kırıldığı o yerde duruyorum! Kalbinde, Unutamadığın o can acısında, Ellerin uyuşukluğunda duruyorum! Dokunmaya sevdalı, hissetmeye arzulu çıplak bedeninde duruyorum! Unuttuğunu sandığın her şeyi sana hatırlatan bu yer de, Gece karanlığından gün ışığına, Gün ışığından gece karanlığa en güzel geçilen o yer de duruyorum! Hayatını ellerimin arasında tutuyorum ve gülümsüyorum… Giderken açtığın yaralardan sızma ışığınla yaşayamadığımı düşündüğün adan beri Hayallerinde belirdiğim o yerde duruyorum… Artık korkmuyorum! Hiçbir gidişe elveda demiyorum! Arkaya bakmıyorum… Yalanlar söylemiyorum kendime... Bitişleri tenimde gizlemiyorum… Kaygan gece yarılarına düşler katıp hayaller kurmuyorum! Gideni, Gitmeyi düşleyeni, Gitmeyi sevmek sananı ya da sevmenin gitmekten geçtiğini düşünen kimseyi istemiyorum… Bir esintiyi bekliyorum Kollarım açık rüzgarın esmesini bekliyorum… Bir esintinin sıcaklığına dolmak ve yeniden doğmak istiyorum… Sessiz gecelerin iniltisiz sabahlarından korkuyorum ve dokunmayı hiç bilmediğin zamanlara “öfkeler yağdırıyorum!” Kendinden başka hiçbir şeyi sevemediğinin, sevemeyeceğinin farkındalığında gülüp geçiyorum dokunmayı bilmeyen ellerine… Hiç ürpermediğim sabah çiğlerine Ve adına yazdığım her bir kelime adına Kendime dillenmiş küfürlerden besteler yapıyorum… Git istiyorum... Git ve hiç gelme istiyorum!
Tanura... Ardından çok sonra son bir veda belkide elveda... ...
suskun bir zamanın konuşkan çocuğu oldum kelimelerin yetmediği zamanlara ise yüklem… tümcesiz sözlerden dizeler türettim denklemi olmayan sorular yazdım.. bir hayattı gizlediğim, kendimden ve herkesten sakladığım gözleri kör bir yabancıydı! hiç bilmediğim, hiç bilmek istemediğim, geçmişten bu yana sıraladığım, sırasında şaşırdığım, öncesini ve sonrasını yitirdiğim , ve hiç bir zaman bulmak istemediğim, gözlerimin önünden, sözlerimin sıradanlığından, savunmasız kırılganlığımdan, korkularımdan ve korkusuzluğumdan yeni bir hayat yarattığım, için de seni, için de beni ve içine bizleri yerleştirdiğim bir oyunudu oynadığım oynamaya mecbur bırakıldığım… kendim olduğum ve kendime bırakıldığım… hiç unutmadığım gözlerimin önünden hiç gitmeyen sahnelerle doldurdum hayatı geçmişimden bu yana uzanan bu günden yarına yol alan… puslu bir gece nöbetinde öfkesine kustuğum dönmeyi unutan, acıtan dünyanın korunmasız zamanlarına şahit olan oldum hayatın kurgusuz, hayat kuruntusuz, hayat savunmasız ve hayatın kesintisiz soluklarından payına düşeni alan oldum… zaman geçti… anılar derinleşti… hayat zamanın küllerinde savurduğun, pullanıp döküldüğün, rüzgarında uçuştuğun zaman dilimlerinden ibaret oldu… hayat yeni bir dünyanın yersiz bir başlangıcın ve bitişin başı ve sonu oldu!
05 agustos 2008 Tanura
Açılır pencere Sızar içeri gizli gülüşlerden bir aşk Soluk soluğa zaman Çekincesiz bir bahar… Islak çimler ve Ayaklarımın altında bir dünya! Açılır pencere Sızar içeri seyri avuntusuz zaman karanlığı Ay ışıldar Yıldızlar ışıklarını yakar… Gece selam eder Yüzün seyre düşer, Ölüm kanar düşlerime! Açılır pencere Okyanusun kokusu dolar içeri Savunmasız yakalandığın, Kaçmayı bilmediğin, Kaçmayı hiç istemediğin… Bir aşk doğar sabaha Kokusunda sarhoş olduğun Kokusunda ayıldığın! Açılır pencere Gözlerini kamaştırır yarın Ellerin dokunur Ellerim dokunur Bedenin bedenimde Bir ömre uzanır! Açılır pencere Odaya Bir çığlık dolar Bir kadın ve bir erkek Geceyi, belki bir ömrü Ya da yeni bir doğuşu Baştan yaratır! Yeniden varolur ve yeniden öğrenir Yaşamayı! YAŞATMAYI!
Yeni başlangıçların, yeni yol ayrımlarında nöbet tutar gibi bekliyoruz yine yaşamayı bilmeden geçiriyoruz birbirimizden çaldığımız zamanı!
Parmaklarımın arasında tuttuğum kalemden dökülen ilk sözler oldu bunlar yıllanmış bir aşkın yeniden hayat bulacağına inanmak gibi yersiz bir beklenti içine girmek ve sonucu her daim biliyor olmanın hissettirdiği hayal kırıklığının kurduğu cümleler olmasıydı belki…
Hiç cevap bulamadığım soruların ve onların içine kattığım yenileriyle eşsiz bir uyum içinde hiç yadırgamadan, yabancılaşmadan yaşayıp gidiyor oluşumuza şaşırıyorum bazen ama elden bir şey gelmiyor alışmak tek çare gibi görünüyordu her koşulda… Ve zaman geçiyordu ve bizler hep alışıyorduk alışmak zorunda bırakılıyorduk ve bunu hiç fark etmiyorduk!
Çözümler üretmeye çalışmıyorum artık… Telefonda duyduğum sessini düşününce artık eskisi kadar aşık kalamadığımı anladığımdan belki çokta fazla üzülmüyorum ama yıllanmış bir alışkanlığın dile getirdiği bu hayalin yitik cümlelerime kattıklarından dolayı da mutlu olmuyor değilim… Belki en çok bu yüzden seviyorum terk etmiş, edilmiş acının koynunda sızan kelimeleri… Belki bu yüzden aşkı yazmayı seviyorum en çok… Ve evet bu yüzden sadece üzüldüğümü sanmalarına gülümseyebiliyorum… Bilmedikleri bir şey olduğunu hiç fark etmiyor olmalarına ise hiç şaşırmıyorum insanların… Gördükleri bir pencere var ki o pencerenin ardında olanları görmeyi bilmeyenlerin dünyasında yaşadığımın bilincinde olduğumdan beklide gülüp geçiyorum bütün yüzeysel dokunuşlara… Ve susuyorum konuşmanın yersiz olduğu zamanlara…
Öylesi cümleler değil kurduklarım en azından ben böyle düşünüyorum aslolan da bu değimli senin, onun ya da bir başkasının ne hissedip, ne düşündüğü değil, benim ne hissettiğim benim ne düşündüğüm ve bu cümleleri bana neyin, neden ve niçin kurdurmuş olduğu… Anlatacak değilim şimdi burada yeniden başa dönmek istemiyorum yetiri kadar yüzleştim onunla yeniden anlatarak başladığım yere dönmek istemiyorum… Bir yol var şimdi ilerliyorum... Yaşamıma kattıklarım, yürümeme engel olan ama bunun olmasına dahi sebeleri olan tanımama ve kendimle tanışmama yardımcı olan hayal kırıklıklarından öte değil ama her şeyden önce yürüdüğüm yolda belirliyi izler bırakarak ilerlememe sebep olanlar ki bilirler bilmek isteyenler , bilmeyi göze alanlar! Onlara diyecek lafım olur mu bilmiyorum ama bir çeşit minnet hissinin içimde olduğumu seziyorum… Ve bu gerçeğin ilk defa korkutmuyor olduğunu hissediyorum… Yüzümü güneşe dönüyorum… Gözlerimi kapatıyorum… Kollarımı açıp rüzgarı hissediyorum… Yaşıyorum!
.... ardından bana kalan henüz gitmemiş olsanda...
Çıplak bir kadının bedenin de, yaşamsal bir sıvının cüretkar tavrında saklanmış bu gece aşk yakan, yakılan bir gecenin koynunda uzanmış aşka Güne yenik bir ay bacaklarının arasında şevketi avuçlarında gizemli bir adamın dokunuşu telaşlı ve ürkek! heyecana yenik zaman dilimlerinde gizemli bir avuntu keşfe çıkan bir avcı edasında dişe diş, kana kan bir savaşın orta yerin de Teninde gece Teninde gündüz Teninde aşk Teninde şehvet Sesinde çığlık, Sesinde sarhoş bir inilti bu gece aşk
....
Nefesinde gizlediğin, İsmini saklı tuttuğun acının… Kan damlayan dudak boşluğundan sızan tebessümün adı yok! Manasız bir gülüşün, Samimiyetsiz dokundurduğun elin tenimde kıymeti yok! Durma git! Ne gölgen kalsın ne siluetin! Ne kokun yayılsın odama, ne de nefesini solusun nefesim! Adımlarını at durma hadi git… İnandırıcı değil, Hiçbir bakışın gerçek değil, Dokunuşlarındaki kadar sahte susuşların... Tenim, tenimdeki sıcaklığına yenik… Yitik bir ömre hınca hınç tüketilmiş bir yarının öfkesi bu kustuğum… Kelimelerin ve kelimesizliklerin, Oyunların ve yalanlarının içine saklandığın üzerine örttüğün saydam tebessümün geçirgen yarının da bir merhaba esir düştüğün… Öfkeler eşliğinde sabahladığın gecelerin, Bir kadının bedeninde gitip geldiğin anların çığlıklarıyla böldüğün gecelerim… Acıların ve acımasızlıkların eşliğinde, Korkutup kaçırdığın(korkup kaçtığın) ya da sevmeyi beceremediğin her kadının bedenin de küllendirdiğin aşkın izleri göz bebeklerinde… Yenik düştüğün, kendine kaçtığın ve hiç bilemediğin bilmek için çaba göstermediğin yitirişlerinde saklı saplantıların… Kaçışı yok artık, Yeni bir başlangıcı yok… Gözlerinde ki telaşın çaresi yok… Senin ve benim ortak bir güne başlangıcı yok… Dillenmesin yarınlara geleceğe meal yok! Avutma düşlerini kabusların kaçışı yok!
... birbirine girmiş bir zamanın birbirine dolanmış kelimelerini...
Biliyorum ki duyduğun, okuduğun en saçma sözler olacak bunlar… Bilmeyeceksin, anlamayacak kadar uzaklaşmış olacaksın benden… İki yol ayrımında hiç başlamayan bir aşkın vedasını edeceğiz ve bir kez daha ve ters yönlerde yeni bir hayata adımlar atmaya başlayacağız… Belki hiç dönüp bakmayacaksın ardın sıra bıraktığın boşluğa ve belki ben hiç durup bakakalmayacağım uzaklaşan adımlarına! Bir dönüş yolunda yeni bir düşle yeniden adımlar atacağım hayata becerebildiğim kadarıyla… Kinli bir coğrafyanın ayazında yön bulacağım… Her bitişin ardında olduğu gibi yine senden nefret edip küfürler savuracağım küflenmiş yalnızlıklarıma!
Gel diyemeyeceğim, sesimi duyamayacak kadar uzaksın artık bana. Ateşten bir gömleği giyer gibi sarıldığım tenin de ve hissettiğim sıcaklığında yeniden son bulacağım ve kokunu içime çekemediğim bir yarında hayatın bana bıraktığı izleri takip edeceğim! Ne sen olacaksın ne de artık ben kalmış olacağım!
Sen gecenin karanlığından bir sabaha terlemiş uyanacaksın! Fark etmeden acıttığın canımın kinine terleyeceksin belki bir kadının kayganlığında yeniden hayat bulacaksın yaralarını saracak tazeleneceksin! Ve belki bende yeni bir göğüste aşkı arayacağım, sevdiğimi sanacağım ya da sevildiğime inandırıp kendimi avutacağım bedenimi ve ruhumu! İnanamadığım tanrıya sığınma ihtiyaçlı bir gecede bir uçurumun en uç noktasında kollarımı geceye açacağım ve beni al diye bağıracağım! Dudaklarım uçuklayacağım, kelimeler boğazımda düğümlenecek, ağlayacağım! Hiç duymadığım bir his ile vazgeçemeyeceğim yaşamaktan! Yeniden savaş vereceğim kendimle! Bütün fotoğraflarını yakacağım mesela ve bütün hatıraları silmek isteyeceğim hafızamdan! Hiçbir filmi seyretmeyeceğim, senin izin olan hiçbir sokağa sapmayacağım! Yeni yerler keşfedeceğim içine yeni hayatlar sığdırabileceğim yeni boşluklar yaratacağım!
Geri dönüp baktığımda sana gülümseyecek kadar seveceğim her şeyi! Ve sen işte tam bu anda geri dönmek için savaş verecek kadar sevmeye başlayacaksın beni Ben seni artık sevemeyecek kadar özgür kalmış olacağım ve yine gecikilmiş bir sevginin ardından baka kalacağım(z)! Treni kaçırmış olmanın hüznüyle bir daha seferi bekleyeceksin(ğiz) ! Önce istasyondan hiç ayrılmayacaksın(ğız)! Zaman geçicek ve beklemekten yorulacaksın(ğız) vazgeçeceksin(ğiz)! Yavaş yavaş yol almaya başlayacağız, kendimize beklemenin bir faydası olmadığını defalarca anlatacağız ve ikna etmek için uğraşacağız.. yürümeyi yeni öğrenmiş bir bebek bilincinde ağır adımlar atacağız ve her adımda geriye bakacağız! Gelen ve gidenin çizelgesini çıkartacağız ve daha seri adımlarla devam edeceğiz yürümeye ardımıza dönüp bakmadan! Hayatın bizi yeniden buluşturmasını dileyeceğiz beklide ve yeniden kızacağız bir kez daha küfür edeceğiz kaçırdıklarımıza! Kendimizden nefret etmemeye çalışsak ta içten içe kin kusacağız öfkemize ve göremediğimiz daha doğrusu görmeye bilemeyen gözlerimize!
Ve çığlık atacağız kendi kendimize! Gördüklerimize, dokunduklarımıza, yürüdüğümüz yolların karamsarlığına ve şu cümleyi tekrarlayacağız; Ya beni benden al ya da geri var bana bütün küflenmiş yalnızlıklarımı! ve susacağız kimsenin duymadığının bilincine vararak susacağız! Ne biz kalmış olacağız, nede parçalara bölünmüş olacağız… Sevemediğimiz her şeyle yaşamın telaşına karışacağız!
......... Tanura
Ve açılır pandora'nın kutusu biz ölüme susarız! İçinden süslü bütün cümleler yayılır etrafın küf kokusunda… Birlikte çekilmiş eski fotoğraflar, saklanmış hatıra biletler odanın dört bir yanında... Ölüm kokusu yayılır karanlık boşluğa, öldürülen aşkın kalıntıları ayakuçlarımda… Ve hayat soluksuz kalır derin nefes nöbetlerinde! Bir sancı sarar bedenin kasık boşluğunu, bir sıcaklıktır yakar! Beden ateşe tutuşmuştur geçmişin özleminde… Hiçbir ten ve hiçbir soluk baştan çıkaramaz savunmasız zaman dilimlerinin kemirgen yalnızlıklarını… Ve hiçbir bakış kutsayamaz ruhun hüzün kulvarın da gezinen karanlık gölgelerini… Ve kanar yara! Ellerimden akan kan yayılır siyah zeminin kayganlığın da, başa sara film eski bütün hikâyeler canlanır gözbebeklerinin ıslaklığın da… Hatıralar ele alır ruhunun gökkuşağı renklerini… Bir cam önü sessizliğinde baka kalırsın sokak arasındaki çocuk kalabalığı gülüşlerine… Gülümsemek içinden gelmese de zorlarsın yüzündeki hüzünlü samimiyeti… Geçmiş işte dersin adı üste yaşanmış koca bir geçmiş! Bırak kalsın geride dersin! Başa dönmeden devam etmek gerek diye de yinelersin kendine defalarca! Aklında tut bu kahrol asıca gerçeği diye küfretmeye başlarsın dağınık fotoğrafları tekmelerken cümlesiz yarınların boşluğunda… Midendeki acı ve ağzındaki o garip tat ile eşlik edersin şarabın kırmızı dil ucu uyuşukluğuna… Gölgeler gelip geçer ruhundan delik deşik olursun ve içeri sızır korkular, soğuk girer boşluklarından üşürsün… Kolların sarmazken bedenini durup düşünürsün ve tekrar dilenir yanılgıların sayıklar geçmişi bir kez daha başlar küfür sendromları(n) da boğulursun… Ve evet geçmişten feyiz alır geleceğe korkarak merhaba dersin... Evet kabullenirsin… Acı diner, zaman geçer ve sen ve ben alışırız…
Bunlar dağınık kelimeler bir bütünü yok belki bir anlamı var mı “olmayan” sence, sizce bilmiyorum sizin için öneminin olması benim için ne kadar önemli onu da bilmiyorum ama vardır benden yana bilinmez bir yanı… Bilmezsiziniz belki siz, belki anlatamam bende ama işte bırakmalı şimdi sorgulamamalı yeniden beni, sizi, bizi… Sıradan geçmişi!
İçtiğim kahvenin tadı yok!
Ne tat alabiliyorum ne de vazgeçebiliyorum. Alamadığım tadın ötesinde koca bir fincan kahveyi ellerimin arasında hala tutuyor ve yudumluyor olduğuma ise şaşırıyorum... Ne düşünüyorum ya da düşüncelerim içinde en çok hangisini önemsiyorum bilmiyorum, kendi kendime konuşup, sorgular ve sualler eşliğin de zamanı geçiriyor olmaktan ise garip bir huzursuzluk duyuyorum... Yaratıcı cümleler eşliğinde kalemden kâğıda öylece uzanıyorum… Çelişkilerin karamsar boşluğunu çevreleyen duvarlarda onda ona çarpıp dağıtıyorum yüzümü… Kanatıyorum dudaklarımı! Ve korkuyorum! Korkularımın kucağından düşüyorum uykuya, bir kaçışa merhaba dercesine dalıyorum yitik zamana… Yerli yersiz zamanlara uyuyor, gözlerimi tekrar kapamaya korktuğum kâbuslarla uyanıyorum! Terlemiş bedenimde korkunun telaşıyla, ayaklarımda yere basmanın ürkekliği ile adımlar atıyorum parmak uçlarımda. Bir sağa, bir sola bakarak ilerliyorum, bir iz ensem de, nefesini gizleyen bir yalan gölge! Düşümden kalma bir siluet ardım da… Ayılmak istiyorum, bu korkunun telaşından kurtulmak ve yeniden tat almak istiyorum… Gülümseyemediğim hayattan, tadını unuttuğum, kokusunda kaybolduğum kahvemden yeniden tat almak istiyorum! Ve yeniden adım atmak istiyorum ve yeniden adım atıyorum… Hayatın orta yerinde bir çığlığa eşlik etmek istercesine seri adımlarla yürüyorum kendime, içime! Kimsenin giremediği gizli bahçeme! Yalandan, yasaktan, çelişkiden uzak kokulu bahçeme… Ve kendime fısıldıyorum Hayat devam ediyor hadi uyan!
Konuşmak isterken susmak, susmak isterken konuşmak... Anlatmak ama anlatacak sözleri bulamamak, kifayetsiz kalan sözcüklerden anlamlar türetmek... Kör, sağır bir yalnızlık hissiyatıyla bölünmek ikiye, kalmak arada hayat ve ölüm arasında ki o hassas noktada! Ne desem yeri dolmayacak olan terk edişlerin virane sokakların da dolaşmak yetmeyecek bizlere... Avutmayacak bedenlerimizi hiç bir sevişme! Hiç bir yeni nefes seni bana, beni sana getirmeyecek… Ve kimse bıraktığımız boşlukları doldurmayacak! Eksik kalacak hep yarın ve yarına dair olan her şey de... Elbet ki gülümseyecek hayat, soluksuz akıp giden adına zaman denen bu kavram unutturacak yarınlarda geçmişi bize bir nebzede olsa ve kanatmayacak yaraları ama hep izler aratacak ve anımsatacak birazda kendinden bir yetişme telâşesin de ki hayattan… Ama yaşıyor olacağız! Gideni geride bırakmayı öğrenmiş olacağız, birbirimizi özlerken yaşamayı da öğreneceğiz… Hayat gidenin arkasından yas tutulmayacak kadar acımasız aktığını anladığımızda geç kalmammış olmayı dileyeceğiz… Gelecek zaman avuntularından kendimize yeni yaşamlar türeteceğiz… Gülümseyeceğiz, gülümseteceğiz… Seveceğiz, sevileceğiz…
Sen yokken biriktirdim... Sen gittiğinden bu yana bütün yaşanmışlıkları heybeme katıp çıkardığım dersleri süzdüm hayatımın süzgeç görevi gören zamanında. Hayata dair ne çok yarın var diye düşündüm ertelediğim… Elime kâğıdı alır almaz bıraktım düşünce nöbetlerinde acıtmayı canımı döküldü sonrasında her şey kalemden kâğıda… Ne yazdığımı bilmeden yazdım öylece, geriye dönüp okumayı hiç göze alamadım! İtiraflar biriktirdiğimin bilincinde olarak beklide sustum konuşmaktan korkarak… Gözlerimi kapadım öylece, Sessini duydum, çığlıkların ilişti kulak derinliğime acıttın canımı… Bir kez daha hissettim yitirilmiş zamanlara duyduğumuz öfkenin karamsar boşluğunu… Ellerimizde bırakılmış izlerden ibaret geçmişlerde nefessiz kaldığımızı… Düşüncelerim durgun şimdi… Sisli bir ayna belleğim, soluklarım kesik, Damaklarımda kızıl bir kanın tadı! Ellerimde aşkın tonları , Düşümde her daim düşlediğin o kız çocuğu “saçları kıvırcık, rengi turuncu” Düşümde ana rahmi boşluğunda sancıyan bir özlemin kanamalı rengi… Avuntusu parmak uçlarımda tutuğum kalemden kâğıda dökülen süslü kelimelerden öte olmayan kızgın, kırgın yitik iklim düşleri… Sorguya ve suale meyil vermeyen kaçak zaman kovalamaları… Seni benim, beni senin ardına düşüren boğazda düğümlenmiş aşkın esareti… Geçti biliyorum şimdi, dönüşü olmayan yollardan geçildi… Anımsanmaması gereken her şey anımsadı yeniden… Gözlerini gördüm son kez düşüm oldun, Yeniden hapis oldum kurgusuz yarınlara meyil yalnızlıklara… Yeniden hatırıma düştün, yeniden hatırına düştüm… Sessin hala kulaklarımda, Adım dudak aralığında fısıldadın…
parçalanmış sözler döküldü dudaklarının arasından liğme lime edilmiş bir beden de öte bir şey değildi! ellerinin arasında bir ömrü tutmuş, aralık kalan hayat penceresinden izliyordu seyr-i alemi... kalem tutmayan elleri, görmeyi beceremediği gözleriyle yaşam vermeye çalışıyordu acıkmış ruhuna. hüzne tok, mutluluğa, aşkla sevişilen gece esaretlerine aç olan ruhuna yaşam vermeye çalışıyordu. öpülerek uyanılmadığı her sabah hayata öfkeyle bakan bir hayat kadınından öte görmüyordu kendini... sevmek için sevişen insanlardan öteye gidememişti, kendine acımaktan ise hiç vazgeçmemişti... bir gece ansızın uyanmış ve etrafta bir rüzgar hissetmişti, bedeninde ansızın beliren bir telaş vardı sanki.. bütün bedeni harek ediyor, her şey yer değiştirip yenileniyordu... içinde bir şey kımıldıyordu... ansızın saplanan ağrılarla memelerine sarılırcasına kavrıyordu... anlamsız değişikliğin ismini koymaktan ise korkuyordu! aşksız bir sevişmeden sızan beden akıntılarının bir hayatı ona armağan etmiş olmasına ise hiç olanak vermiyordu. bedeni aç olan adamlarla sevişen, aşkı hissetmeden içeri girip çıkan adamlardan, haz alınmayan sevişmelerden sızan bir bebeğe tahammülü olurmuydu bilmiyordu... ağlıyor ağlıyor ağlıyordu... gözleri kara! hayata veda edecek kadar ise hiç vazgeçemiyordu hayattan.. istediğini yaşamamış olsada seviyordu aldığı nefesi... bir kadındı, sevilmek için sevişiyor, hiç bir sevişmede sevgiyi bulamıyor olmanın acısıyla kendinden nefret edip duş akıntısında saatlerce ağlıyordu! ve o artık tad alamadığı ama sevmekten vazgeçemediği dünyaya yeni bir hayat veriyordu anneydi... hissetmeye meğilli!
---------------
gördüklerimden, duymayı bildiklerimden...
Yahu ben yokken ismimin geçtiği bloglar yazılmış peh! şimdi okudum güldüm baya :) yahu ne çok tanıyanım (tanıdığını sananım) varmış benim ne çok ruhuma, iç dünyama kadar inen severim ya da sevmeyenim varmış... ööhhöö arkadaşlar etten ve kemikten yapıldığımı unutmuşlar, kendimi seviyor olmamadan ise şikayetçi olanlarınız varmış yahu banane ki :) vallahi ne yazsam bilemedim, ne desemde pek bilemedim şimdi... yahu artık gülmekten başka bir şey yapmaz hale getirdiniz beni :)
ilgi çekmeye çalışıyormuşum bence sizler her davranışımı ilgi çekmek olarak nitelendiriyorsunuz beni insan dışı görmekten vazgeçin bende yiyorum, bende tuvalete gidiyorum, benimde zaaflarım var, hatta iri balık etiyim yani tombikim ve evet egolarımda var ama bastırmayı bildiğim... ve hayat içinde fotoğraflardaki gibi ise hiç bakmıyorum yani hayat içinde herkese aşağıdan yukarıya bakmıyorum :)))))
okudum bu benim de ismimi anan arkadaşın ise sanırım amaç tavır belli insanların yüzüne gülen, sonrasında arkasından laf soktuğunu sanan tanıdığını idda eden ve bir kere aynı ortamda bulunmuş olmakla ve bir sabah iş öncesi yolda karşılaşmakla ve bunun dışında hiç bir dialoga tanıklık etmediğim birinin beni tanıması ve ilgi çekmeye çalışan biri dışında başka bir şey olmadığmı idda etmesi ise oldukça ilginç tabi :)
vallahi şimdi öylesine içimden geçenleri yazıyorum ya ne bilim komik geldi içte ilk duyduğumdada güldüm :)
ben bunlara alıştım arkadaşlar biriniz aşk kadını dersiniz, biriniz duygularını kullanıyor dersniz, biriniz istediğinizi elde edemediğinde çamur atarsınız, biriniz tanımadan benle dialoga ble girmeden ilgi çekmeye çalıştığımı iddda edersiniz yahu bu sizcede komik değilmi :)
vallaha ne diyim sizler çenenizi yormaya devam edin arkadaşlar benim umurumda değilsiniz hayatımın içinde sizin gibi riyakar insanlarla ilgilenmeyecek kadar önemli şeylerim var :) yani size ancak bir 15 dakika ayırıyorum o kadar :) birazda eğleniyorum :)
eğerki insanlar senin yazdıklarınla da beni yargılayacak ise o halde hepsine zaten güle güle demeyi borç biliyorum :) ne işi varki onların benim hayat alanım içinde :)
hadi canım sana iyi eğlenceler... ama benim adımı anmak için benim hayatımın içinde, ya da beni tanımayı göze almış birisi olmanı yeğlerdim :) neyse bu günkü paylaşımım buna karşılık oldu :)
Dİp Not: kelime hatalarım için üzgünüm intenet cafedeyim düzeltme imkanı bulamadım malesef :)
Ne desem bilemiyorum şimdi… Kelimelerin kifayetsiz kaldığı anlardan bu sessiz bekleyiş! Dilden çıkan zehir kelimeler, dudaklarımın ucundan kelimelerime dökülen… Ne desem bilemiyorum şimdi, Adını hangi dilde ansam, Yüzüne hangi mevsimi yansıtsam bilemiyorum… Sonbahar olup yapraklarını mı döksen, Kış olup kar’a mı bulasan her yeri, Bahar olup çiçeklere mi büründürsen, Yaz olup güneşe mi doyursan renklerini bilemiyorum… Senin ardından sana ne yazacağım bilemiyorum… İsminden ve yakınlığından başka bir şey bilmiyorken ama içimde sevgini ve sıcaklığı bu denli hissederken sana hangi cümleleri yakıştırırım bilemiyorum! Şimdi ne demeli, Şimdi nerden hangi başlangıca uzanmalı bilmiyorum. Seni yersiz sözlerle incitmek ise hiç istemiyorum… Biliyorum ki hissediyorsun her zaman olduğu gibi uzaktayken gülümsememi gördüğün gibi, Şimdi büzüşen dudaklarımı ve gözlerimdeki yaşarlı görüyorsun… İçimde ki derin boşluğu hissedebiliyorsun… Işıktın, Işığımdın, Işığımızdın… Söndü demeye dilim varmıyor, Dilim sadece yeniden o gökyüzü denilen mavilikte gözleri açmış olduğunu söylemek istiyor… Ötesini düşünmek ise içimden gelmiyor…
Işık (fly2) şimdi yok, Sadece bu hayat denilen kavramda yok, Işık hayatlarımızın içinde, Işık bütün sevdiklerinin ve onu sevenlerin yüreğinde, aklında, içinde…
Seni Çok Seviyorum Işık… Huzur içinde uyu… Hep yanındayım ve sen hep yanımdasın… Sen hep yanımızdasın...
http://fly2.sosyomat.com/
İsimsiz, Sualsiz, Dilsiz… Kesik bir dudak Kanayan! Kesik bir dudak dudaklarımda yozlaşan… Dudaklarım pansuman! Nefesim de korkular saklı…
Susuz, Çöl sıcaklığı, Akışkan mevsim yalınlığı tadın, Tenim sıcak Ellerim(n) uyuşuk Konuşmak yersiz, Yurtsuz bir başlangıç adın!
Ellerin yalana akan kan, Kanın kara, Gölgelerin kara, İsyan tüm bedenim Aklım kara! Kurgusuz bir yazın Yalnızlığım! Şuursuz, bilinçsiz Dokunmasız aşk benimsediğim! Savaştığım, Ölüme yakın bulduğum
AN ŞUAN... ETKİLİ YALNIZLIK...
Kendime notlar yazıyorum... Vedalar edip, yeni hikâyelere yeni kahramanlar ararken buluyorum. Ayaklarıma inen karasularla yorgunluğun dibine vuruyor, yorgunlukla gelen uyku nöbetlerinde süslü düşler kuruyorum… Düşünceler içinde kan’a ve ter’e uyanılan bir sabaha merhaba diyor, her arayışın sonunda aynı kahır ile küfürler savuruyorum duymadığınız, duymayı hiç bilemediğiniz! Görmediğiniz bütün ayrıntıları gözleriniz içine sokmak için can atıyorum… Tuval’e yansımış resmin gölgelerini hiç fark etmediğinizin farkındalığında renkleri, beli belirsiz gökyüzü kalabalığını suratlarınıza yansıtıyorum ama sizler görmeyi bilmiyorsunuz, aslında görmek istemiyorsunuz… Ve ben göremediğiniz gözlerinizle hayatı nasıl algıladığınızı anlamaya çalışıyorum... Anlamlar katıp size canlar veriyorken buluyorum kendimi... Kokunuzu duymuyorum, teninizi bilmiyor, sıcaklığınızı ise hiç hissetmiyorum... Cümlesel dokunuşlarınızın ise sahte olduğunun bilincinde gülümsüyorum... Vermediğim bütün kararları verip, yeniden parmak uçlarımda hayatı hissediyorum! Artık zorlanmadığımı fark ediyorum, farkındalıkların garip soluk alıp verişlerle bölünemeyecek kadar sabit yerler edindiğini anladığımda ise korkulu bir telaşla geçiştirmeye başlıyorum her şeyi… Uzaklaşıyorum… Geride bırakarak bütün süslü geçmişi yürüyorum… ...
Sağır et beni! Sesin bürünsün şeklime Adım olsun adın… Sesin bedenimi, Sesin ruhumu, Delik deşik etsin Sen unut bütün geçmişleri… Sen unut bütün yaşanmışları…
Sağır et beni! Yersiz öfkelerle kus kinini Çığlıkların dönüşsün… İsimsiz kahramanlarıma İsim olsun sesin Tiz çığlıklar gibi Delip geçsin Kulaklarımda izler bırakan Sevgi telaşına Anım olsun
Sağır et beni! Hadi durma söyle Sessinde yansıyan Yalnızlıklarını fısılda Duymadığım, Bilmediğim Sevgi sözcüklerini Fısılda bana Şiir ol, Nota ol, Yerli yersiz iniş çıkışları olan Eksik bir şarkı ol… Tamamlanması olası olmayan Bir aşkın namesi ol…
....
Düşten bana, benden ona...
İsmin yok henüz, bir bedenin yok... Şekillenmiş bir yalnızlıklığa şahitliğin yok! Nerdesin, bir yer de olabilir misin ya da ismin devlet tutanaklarında var olabilir mi bilen yok! İsimsiz kahramanlar bir avuntunun dokunuşunda var olabilirler mi? Bir başlangıç ve bir son olabilirler mi bilen yok! Bildiğim bir şey yok! Dokunuşlara esir olan bir hissiyata sahip kılabilir miyim seni onu dahi bilmezken, İsmini her cümlemde anışıma dahi anlam bulamazken, içimdeki hissiyatın beni soluksuz bırakışını bile anlamlandıramazken, seni rüyalarda süsleyen ben ki seni bundan haberdar dahi etmenin yolunu bilmezken ben sana beni sevmeyi sana nasıl öğretirim ki... Hangi dil sana bunu anlatabilmem de yardımcı olur ki… Ya da hangi iklim bu denli bedenimi kavurup geçer ki… Aklımda isimlerden oluşan bir ağaçken yalnızlık, ellerim dilsiz bir haritayken, dillerim sus pus olmuş iken ben hangi bedenin çığlığında hayat bulabilirim ki? Bilmediğim tenlerin hayali bu denli derin çizgiler bırakmışken bedenime ben şimdi sana tüm saflığımla nasıl soyunabilirim ki… Kollarımı bu denli umarsız açıp sana gel nasıl derim ki… Bilmediğim duyguların bütün özlemini sende çıkarmayı nasıl düşleyebilirim ki… Hadi isimsiz kahraman susma söyle şimdi bembeyaz sayfalara kan kırmızı aşkımı nasıl akıtabilirim ki… Tuzlu teninin kimyasında kendime yeniden bir hayat nasıl yarabilirim ki… Hadi susma isimsiz kahraman susma ama her şeyi sırtlarım da deme bir daha bütün acılarına şahitlik eder yarana elerimi basarım da deme bana… Benimle yarına dair güven cümlelerinde buluşma! Hangi sevdalı durabilmiş ki verdiği sözlerin, sarf ettiği doğruluk yeminlerinin ardında… Ve hangi sevdalı oyunsuz durabilmiş ki aşk nöbetlerinin perde arkalarında… Ve hangi sevdalı bu denli tutkun kalabilmiş ki sevdasına… Şimdi bana gel deme… Herkes yenikken kendi yalanlarına bana yeni sevdalardan, bana yeni başlangıçlardan, bana aşkın tutkulu cankurtaranlığından bahsetme! Her şey yalanken, aşk bir telaştan öte bir serüven de anılmazken bana uzanmış ellerini gösterme! Uzanmış ellerini pembe düşlerine de bu denli korkak, bu denli güvensiz zamanların gebeliğinde sana beni sevmeyi sana nasıl öğretirim ki...
Dişlerimde kan pıhtıları var teninden sızan tuzlu bir gecenin şehvetinde namussuzluğa gebe ateşten bir gece var... Yarına ak, yarına temiz çıkılamayan bir yangının alevleri ortalık yerde öylesi savrulan... İçinde taşan fırtınaların, sapkın yalnızlıkların da biriken ve bir birikintinin girdabın da boşalan bir gece var... Öylesi sancılı, öylesi tutkulu... İki çılgın aşığın esaretinde...
Dişlerimde kan pıhtıları var aşk avuçlarımda biriken gül goncalarında... İki kor yangından ibaret bedenlere bırakılmış ateş ısırıkların da... Karanlık gecenin yatak odası loşluğunda... Titreyen yatakların, umarsız yarınlara bıraktığı yarınlardan kendine kattığı düş sancılarında...
DİP NOT: Esinlenme :)
Her şeyin farkına vararak irkiliyorum! Ne garip ve manasız bir giriş cümlesiyle başladım yine… Yalanlar yalan yalanlar ve yalanlardan bozma oyunlar, maskeli, renklerle boyanmış yüzler… Yüzsüzler… Hiç kimseye inanmıyorum artık ve kimseye güvenmiyorum, güvendiğim zamanlara ise üzülüyorum…
Gene içimi acıtıyor özümsediğim, hayatıma kattığım, ayrıntılara gizlediğim her şey canımı acıtıyor yine… Garipsiyorum, hayretler içerisinde izliyorum… Ne çabuk benimsiyor insanlar bir kadını ya da bir adamı. Aşk masalları yazıp, tutkulu sözcükleri ne kolay sarf ediyorlar birilerine ve kendilerini nasıl da sıradan kılıyorlar ! Kendilerini nasıl da özel sanıyorlar…
Aşkın adı opospuya çıktı
Aşkın adını orospuya çıkardıklarını nasıl da fark edemiyorlar… Yalanlarını dilendirmekten nasıl da çekinmiyorlar…
………………
Devam edesi gelmiyor insanın…
Kızıyorum… Ne çok oyuncu var şaşıyorum… Kelimelerle hüküm sürme çabanıza ise gülüyorum !
Dip Not: Bir nevi çemkirme
Şimdi uzaklarda değilsin ama sonra uzaklara gideceksin… Yeni bir düşle yeniden yeni bir rol edineceksin... Belki yorgun bir savaşçı olacaksın, belki yine yetme acemi bir âşık kalacaksın… Belki de hep aynı kalıp etrafında değişen insanlara yeni kostümler giydirip onlara hikâyeler yazacaksın... Şimdi uzaklarda değilsin ama sonra uzaklara gideceksin… Hani kural bu ya, hani her aşk bitmek için başlamıştır ya. Yeni bir masal için yol alacaksın ne ben ne de sen yetmeceğiz birbirimize. Kural bu ya hani insan sahip oldukça hep daha fazlası ister ya hani doyma hissiyatı körelir ya işte bu yüzden aşk hikâyelerinin sonları hep ayrılıktır ya… İşte bu yüzden her zaman olduğu gibi sen de ve ben de aynı son için yeni bir hikâyenin başlangıcı, bitmek için yaşanan içsel sancıya m e r h a b a diyoruz… Arkadaşlığa, dostluğa, belki kısa metrajlı sevgili liğe...
Yeni yetme sarhoş bir dil dudak aralığımdan dökülen… Tedirgin, ürkek bir yol kollarından bedenim(n)e uzanan… Çıkmaz sokakların asi suvarisi gölgen(m)… Kuşlarım özgür… Kanat sesleri odamın KaRaNLıK boşluğun da duvardan bir diğer duvar karanlığına çarpan, çarpılan… Başımı döndüren… Islak gecelerin kör kuyusun da geceye masallar yazdıran… Ayı yıldıza, yıldızı geceye tutkun kılan… Gözlerim de bu yorgun şehri, Bu ikilimi iklim olmayan, toprağı kan kokan şehri… Bu acısı dinmeyen, yaraları kapanmayan şehri, Kanayan yaraya tuz basan, Tuzu PuSu kılan, yorgun şehri dahi gece masallarına eş kılan… Yüzümü yüzüne düş kılan yüzün seyrime düşen, Seyri geceme düşüren yüzün… Bu şehri şehir yapan... Bu dili dil yapan... Durma sevdalı, yürümekten korkmadan at adımlarını… Yolun nereye çıkacağını bilmeden ve korkmadan, sonraları düşünmeden yürü… Uyuşan parmak uçların da ki acı seyrine düşmeden yürü... Bırak yaşansızın zaman... Bırak aksın kan...
|
|